Iannis Xenakis ile Söyleşiler

Bálint András Varga


1980 Söyleşileri

Önsöz

Bu kitap Iannis Xenakis’in bir portresi. Doğrusu, bu bir otoportre: Benim yaptığım tuvali hazırlamaktan ibaretti. Ocak 1980’de birlikte geçirdiğimiz on iki saat bana onun takdim niteliğinde bir eskizini çizmeme yetecek perspektifi verdi. 

Xenakis bende doğru bildikleri için hayatını riske atmakta asla tereddüt etmeyen, bu savaşın içinde ve dışında bıraktığı yaraları hayatının sonuna kadar taşıyacak, saf ve hakiki, olağanüstü bir şahıs izlenimi bıraktı. 

Xenakis yirmi beş yaşında her şeye yeniden başlamak zorunda kalmıştı; sanırım pek az sanatçı bu yalnız sancının içinde bu kadar acı çekmiştir. Sessiz kararlılığı zamanla bir başınalığını yenmiş, fakat gençliğinden beri dinmediğini söylediği güvensizliğini aşmayı başaramamıştı.

Hayatındaki anahtar sözcükler “hareket etmek” ve “farklı” bir şey yapmak. O, bir gün 20. yüzyılın sonunun ruhani sembolü olarak anılabilir: Tüm varlığı ileriye, geleceğe bakıyor – arıyor, istiyor, yeni olana özlem duyuyor. Xenakis, günümüzde doğa bilimleri ve müziğin verimli birleşimini herkesten çok daha tutarlı bir şekilde hayata geçiriyor. O müziğin matematikçisi, mühendisi, kimyageri ve fizikçisi: Duyguya karşı adeta bir keşişi andıran disipliniyle direniyor, geçmişteki köklerini kesip attıkça onlarla Yunan felsefesi, mimarisi, edebiyatı – doğrusu, Yunan medeniyetinin tamamı gibi başka kanallar üzerinden çok daha güçlü ilişkiler keşfediyor.

O çelişkilerle dolu biri. Müziği çoğu zaman yontulmamış, hiçbir zaman lirik değil; ama bugün bile duygusal bir melodi duyduğunda kendini tutamayıp gözyaşlarına boğulabiliyor. Ülkesini tutkuyla seviyor, ama vatandaşlık haklarını geri aldıktan sonra Fransa’da kalmış: Çalışmaları için gerekli koşulların orada daha müsait olduğunu biliyor. Hedeflerinin peşinden giderken gözü kara, ama ne yaptığından bir an için bile emin değil. Ayakları yere sağlam basıyor, ama bir bilimkurgu yazarınınki kadar cesur bir hayal gücü var.

Xenakis’e dair kişisel izlenimlerimde öne çıkan, onu çevreleyen durgunluk oldu. Bu durgunluğu ilk önce sakinlikle karıştırmıştım, fakat Paris’te onunla geçirdiğim saatler onun (bir “kuyu” diye adlandırdığı) tamamen kendisine ait bir dünyada yaşadığını ve dış dünyayı kendi içinden dinlediğini anlamamı sağladı. 

Tüm bunları ancak memleketim Budapeşte’ye döndükten sonra kelimelere dökebildim. Zira  buluşmalarımızda günbegün daha da çözülüyor, gülümsemesi ve kahkahası neredeyse dostane bir hal alıyordu. Bu gülüş, kimi zaman bahsini ettiği olaylar ve fikirleri beklenmedik bir perspektife oturtuyor, bazı öykülerin trajik niteliğini yumuşatıyor ve bir dönem sıkı sıkıya inandığı bazı gerçekleri küçük birer gençlik ahmaklığı gibi gösteriyordu. Fakat kimi zaman da, sessizce, uzun süre dümdüz ileriye bakıyordu; ben de sessizliği bozmaya cesaret edemiyor, onun şimdiki zamana dönmesini bekliyordum.

Kendisini nitelendirişi ve çağdaşlarını tahlil edişindeki açıklık insana güven telkin ediyordu. Bu açıklık pekala bu kitabı zamanımızın dökümüne dönüştürebilir.

Yüzünü lekeleyen yaraya, yaranın üstünden bana bomboş bakan cam gibi gözüne bir türlü alışamamıştım. Kendimi tekrar ve tekrar o gözle konuşurken yakalıyor, ardından – patavatsızlığımı unutturacağı gibi naif bir umutla hızla diğer gözüne bakıyordum. Elbette o bunların hiçbirini fark etmemiş olabilir.

Altı gün boyunca Place Pigalle civarındaki otelimden, elimde içinde bir kayıt cihazı, mikrofon ve kasetler olan çantamla onun stüdyosuna yürüdüm.   Zarif fahişelerin yol boyunca bana eşlik eden sessiz fısıltıları (“Monsieur?”) bir süre sonra bir anda kesiliyor ve farklı, “temiz” bir mahalleye geliyordum. Kısa süre sonra da Xenakis’in çalışma hayatının büyük bir kısmını en üst katında geçirmekte olduğu apartmana giriyordum. Son derece yüksek tavanlı, ferah odası muhtemelen bir zamanlar bir sanatçı atölyesiydi. Duvarlar bantlar, partisyonlar, yığınlar dolusu kağıt ve elbette kitaplarla dolu basit raflarla kaplıydı. Oturduğum koltukta, karşımda iki fotoğraf vardı: Xenakis’in koruyucusu ve “itiraflarını dinleyen rahibi” orkestra şefi Hermann Scherchen, fotoğraflardan birinde kolları İsa gibi iki yana açık şekilde duruyor, diğerinde ise ölümünden birkaç hafta önceki bir provada görülüyordu. Sağ tarafta, odanın en uzak ucunda, üzerine tebeşirle matematik formüllerinin yazılı olduğu bir kara tahta duruyordu. Pencerenin yanında nota sehpasına benzeyen, fakat daha uzun ve daha sağlam bir mobilya duruyordu: Bu, Xenakis’in “masasıydı”. Koltuğumun solunda bir merdiven, onun dibinde de tavandan sarkan, üzerine çok sayıda düğüm atılmış kalın bir halat vardı. Odada ayrıca üzeri karmakarışık dergiler, broşürler, festival programları ve mektuplarla dolu bir sehpa, birkaç sandalye, bir duvar piyanosu, bir bant kayıt cihazı ve başka elektronik cihazlar vardı.

Bu Xenakis’le ilk konuşmamız değildi. İlk kez Eylül 1978’de, Varşova Sonbahar Festivali’nde karşılaşmıştık. O zaman kaydettiğim yaklaşık altmış dakikalık söyleşi, bir yıl sonra  Muzsikusportrék (“Müzikal Portreler”) isimli kitabımda yer aldı. Xenakis’in düşüncesindeki özgünlükten çok etkilenmiş, hemen oracıkta daha uzun ve ayrıntılı bir söyleşiye zaman ayırmasını rica etmiştim. Bu söyleşinin sonucunda, ilk kez 6 Ekim 1980’de Budapeşte’de gerçekleşen, tamamen Xenakis’in eserlerine ayrılan bir konserin onuruna Macarca yayımlanan bu küçük kitap ortaya çıktı. Varşova’daki söyleşide Xenakis’in düşüncesinin bazı temel kavramları açıklığa kavuşmuştu; bu kitapta bunları başka sözcüklerle aktarmak yerine, uygun olduğu yerlerde o söyleşiden bire bir alıntıladım.

Bir (oto)portrenin ana hatlarını oluşturan bu söyleşiler, Iannis Xenakis’in dünyasına bir giriş niteliğinde. Bu söyleşiler Xenakis’in çok önemli iki kitabı Musiques formelles (“Biçimlendirilmiş Müzik”) ve Musique. Architecture ile birlikte okunabilir, hatta öyle okunmalı; fakat kesinlikle yapıtlarını dinlemenin yerine geçmemeli.


<Iannis Xenakis ile Söyleşiler

satın al >